01.01.2020 Tarihte Bugün- 1 Ocak;

Emrah Burulday

Administrator
Yönetici
3 Ağu 2019
417
136
43
01.01.2020 Tarihte Bugün- 1 Ocak;

MÖ 45Jülyen takvimi ilk kez kullanılmaya başlandı. 16. yüzyıla kadar kullanıldıktan sonra yerini Gregoryen takvim'e bırakacaktır.
630Hz. Muhammed(S.A.V) , hazırladığı İslam ordusu ile Mekke'ye girdi. (Rabbim Şefaatine Nail Eylesin)
1673New York ile Boston arasında düzenli posta servisi başladı.
1758Zoolojik isimlendirme sisteminin başlangıç tarihi
1788Londra'nın en eski gazetesi The Times yayımlanmaya başladı.
1801Cüce gezegen Ceres Giuseppe Piazzi tarafından keşfedildi.
1808Amerika Birleşik Devletleri'ne köle girişi yasaklandı.
1891Penaltı, İngiltere'deki Stoke City-Notts maçındaki tartışmalar üzerine kural kitabına girdi.
1896Alman biliminsanı Wilhelm Röntgen, kendi buluşu olan X ışınlarını dünyaya duyurdu.
1899Küba'da İspanyol egemenliği sona erdi.
1923Türkiye'nin ilk futbol federasyonu olan Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı kuruldu.
1925ABD'li astronom Edwin Hubble, samanyolu dışında başka galaksiler keşfettiğini açıkladı.
1929Millet Mektepleri açıldı.
1929Anadolu demiryolu hattı ile Haydarpaşa Limanı millileştirildi.
1934Ölçüler Kanunu yürürlüğe girdi.
1934Alcatraz adası, Amerika Birleşik Devletleri'nin bir hapisanesi haline getirildi.
1935İstanbul Rıhtım Şirketi devletçe alındı.
1936İzmir'de Kültür Park'ın temeli atıldı.
1936İlk yılbaşı tatili.
1937Şark Demiryolları, Türk yönetimince işletilmeye başlandı.
1939William Hewlett ve David Packard, Hewlett-Packard şirketini kurdular.
1939Sidney, Avustralya'da sıcaklık 45oC'yi buldu; şehirde bu bir rekor.
1941Behice Boran'ın çıkardığı aylık fikir ve sanat dergisi Yurt ve Dünya yayımlanmaya başladı.
1943Varlık Vergisi tahsilatı 11 milyon liraya ulaştı.
1944Gerede, Bolu ve Çankırı'daki depremlerde 4.611 kişi öldü.
1945Fransa, BM'ye alındı.
1945Milli Piyango'nun yılbaşı çekilişinde 200 bin lirayı İstanbul'da bir seyyar sahlepçi kazandı.
1946İşçi sigortaları kanunu yürürlüğe girdi.
1949Orhan Veli Kanık Yaprak dergisini çıkardı.
1949Endonezya'da Hollandalı askerler Cava'yı ele geçirdi.
1950Gelir Vergisi kanunu yürürlüğe girdi
1952Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu yürürlüğe girdi.
1956Sudan bağımsız bir cumhuriyet olduğunu ilan etti.
1958Avrupa Topluluğu kuruldu.
1959Küba devriminin zaferi. Diktatör Fulgenico Batista yeni yılın ilk saatlerinde Havana'dan kaçtı. Camilo Cienfuegos ve Che Guevara önderliğindeki gerilla kolları Havana'ya girmeye başladı. Bütün Küba'da işçiler ve köylüler Fidel Castro'nun çağrısına uyarak genel greve başladı.
1960İlk meteorolojik uydu 'Tiros' Amerika Birleşik Devletleri tarafından fırlatıldı.
1961Devlet Başkanı Cemal Gürsel bugünü İkinci Cumhuriyet'in kuruluş yılı ilan etti.
1963Bakanlar Kurulu otomobil ve lüks eşya ithalini yasakladı.
1964Kıbrıs'ta Başpiskopos Makarios, Zürih ve Londra antlaşmalarının yürürlükten kaldırılmalarını istedi.
1965Filistin Kurtuluş Örgütü içerisinde yer alan El Fetih, ilk silahlı eylemini gerçekleştirdi. Ahmet Amr Musa önderliğindeki gerilla birlikleri, İsrail'in işgal altında tuttuğu Batı Şeria topraklarına sızarak, bir köprüyü havaya uçurdu.
1967Anadol marka otomobil piyasaya sürüldü.
1971Amerika Birleşik Devletleri'nde televizyonda sigara reklamları yasaklandı.
1971Zonguldak'ta ücretleri ödenmeyen 600 maden işçisi ocaklara inmedi.
1972Avusturya'lı diplomat Kurt Waldheim, BM genel sekreterliğine getirildi.
1973Birleşik Krallık, İrlanda ve Danimarka; Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) üyesi oldular.
1974İsrail'de yapılan seçimleri Golda Meir liderliğindeki İsrail İşçi Partisi kazandı.
1978Hindistan havayollarına ait Boeing 747 tipi bir yolcu uçağı, Bombay açıklarında havada infilak ederek denize çakıldı; 213 kişi öldü.
1979Çin Halk Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri arasında diplomatik ilişkiler başladı.
1981Yunanistan Avrupa Topluluğu üyeliğine kabul edildi.
1982Peru'lu Javier Pérez de Cuéllar, BM genel sekreterliğine getirildi.
1984Türkiye, Avrupa Konseyi'nin Arjantin'de demokrasiye geçişi kutlama mesajına katılmadı.
1984Nijerya'da General Muhammed Buhari kansız bir darbeyle iktidarı ele geçirdi.
1985KDV'li ( Katma Değer Vergili ) yaşam başladı.
1986Bağ-Kur üyeleri sağlık primi ödemeye başladı. Bağ-Kur'a bağlı sigortalılar, Eylül 1986'dan itibaren sağlık hizmetlerinden yararlandılar.
1987Çin Halk Cumhuriyeti'nin Tiananmen Meydanında on binlerce öğrencinin katıldığı büyük bir gösteri düzenlendi.
1989Trafikte ceza puanı uygulaması başlatıldı.
1990David Dinkins, New York'un ilk siyah belediye başkanı olarak görevine başladı.
1990Ruanda İç Savaşı başladı.
1991Türk-İş bir günlük işe gitmeme eylemi yaptı.
1992Şehir içi yollarda sürücüler ve ön koltukta oturanlara emniyet kemeri takma zorunluluğu getirildi.
1992Schengen Antlaşması yürürlüğe girdi.
1993Avrupa'nın "tek pazar düşü" gerçekleşti. Kuzey Kutbu'ndan Akdeniz'e, Avrupalılar pasaportsuz seyahat edebilecek.
1994NAFTA (Kuzey Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Anlaşması) yürürlüğe girdi.
1994Meksika'nın Chiapas eyaletindeki kızılderililer, ulusal kuruluşları için Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu önderliğinde ayaklanarak bölgenin denetimini ele geçirdiler.
1995Diyarbakır'ın Kulp ilçesine bağlı Hamzalı köyüne saldıran PKK mensupları, yedisi çocuk on dokuz kişiyi öldürdü. Bir PKK'lı öldürüldü.
1996Gümrük Birliği anlaşması Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Anlaşma, Türkiye ile 15 Avrupa ülkesi arasında geçerli oldu.
1997Irak'ın kuzeyindeki Sinath bölgesinde 30 Aralık 1996'da başlatılan operasyonlarda ölü ele geçirilen militan sayısı 72'ye yükseldi.
1997Gana'lı diplomat Kofi Annan, BM genel sekreterliğine getirildi.
1999Avrupa para birimi Euro yürürlüğe girdi.
2000Yeni yüzyıla girerken yaşanmasından korkulan bilgisayar sendromu (sayısal kıyamet) sadece küçük sorunlara yol açtı. Yıkıcı olacağı varsayılan sonuçlardan korunmak için önceki beş yılda 1 trilyon dolarlık harcama yapılmıştı.
2002Türk Medeni Kanunu ile Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun yürürlüğe girdi.
2002Hollanda'da ötanaziyi yasallaştıran karar yürürlüğe girdi. Hollanda, ölümcül durumdaki hastalara hayatlarını sona erdirme hakkı veren ilk ülke oldu.
2005Türk Lirası'ndan (TL) 6 sıfır atıldı. Yeni Türk Lirası (YTL) tedavüle girdi.
2006Rus Gazprom şirketi fiyatta bir anlaşmazlık üzerine Ukrayna'ya gazı kesti. 24 Ekim'de yapılan anlaşma, Avrupalı alıcıları da etkileyebilecek yeni bir gaz savaşı riskini ortadan kaldırdı.
2007Taksim'deki yılbaşı kutlamaları sırasında, Yıldız Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi öğrencisi Adem Doğan, başına isabet eden kurşunla yaralandı. Doğan 4 Ocak'ta hastanede öldü.
2007Güney Kore'li diplomat Ban Ki-moon, BM genel sekreterliğine getirildi.
2007Bulgaristan ve Romanya, resmen AB üyesi oldular.
2007Endonezya havayollarına ait Boeing-737 tipi bir yolcu uçağı Sulawesi Adası'nın dağlık bir bölgesine düştü: 90 kişinin öldüğü, 12 kişinin kurtulduğu iddia ediliyor.
2009YTL'nin Y'si atıldı. Türk lirasının ismi TL oldu.
2009TRT 6 yayına girdi.
2009Tayland'ın başkenti Bangkok'ta çıkan bir gece kulübü yangınında 66 kişi öldü.
2010Yeni Türk Lirası (YTL) tedavülden kaldırıldı.

Bugün Doğanlar (1 Ocak);
1863Pierre de Coubertin, Fransız Olimpiyat Oyunları kurucusu (ö. 1937)
1864Alfred Stieglitz, ABD'li fotoğrafçı (ö. 1946)
1879E. M. Forster, İngiliz yazar (ö. 1970)
1895J. Edgar Hoover, ABD federal polis örgütü FBI'ın kurucusu ve 1924-1972 arasında aralıksız olarak yöneticisi (ö. 1972)
1899Lev Vladimiroviç Kuleşov, Sovyet sinema teorisyeni ve yönetmeni
1906Hacı Ömer Sabancı, Türk iş adamı, Sabancı Holding'in kurucusu
1912Kim Philby, soğuk savaş döneminin en önemli çift taraflı casusu, eski İngiliz istihbarat görevlisi.
1919Jerome David Salinger, ABD'li yazar
1922Rocky Graziano, ABD'li boksör
1927Maurice Béjart, Fransız dansçı, koroegraf ve opera yönetmeni
1939Güneri Cıvaoğlu, Gazeteci ve Televizyoncu
1943Uğur Dündar, Arena programının yapımcısı, gazeteci ve televizyoncu
1948Devlet Bahçeli, MHP genel başkanı
1952İbrahim Tatlıses , Türk sanatçı.
1955Altan Erkekli, Türk sinema, tiyatro ve dizi oyuncusu.
1959Osman Delikkulak, Türk, eski Side Belediye Başkanı
1960Hakan Karahan, Türk yazar, şair, senarist, oyuncu ve film yapımcısı.
1960Reha Muhtar, Türk Televizyoncu ve Sunucu
1961Uğur Polat, Türk tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu
1962Korcan Karar, Haber koordinatörü.
1962Kürşat Alnıaçık, Oyuncu.
1962Zafer Algöz, Sinema ve dizi oyuncusu.
1970Tuba Atav, Haber genel yayın yönetmeni.
1976Mustafa Doğan, Türk asıllı Alman futbolcu.
1976Erdem Akakçe, Türk tiyatro ve sinema oyuncusu.
1978Hakan Celayir, Ressam, Heykeltıraş ve Enstelasyon sanatçısı
1985Steven Davis,Kuzey İrlandalı futbolcu
1981Şahan Gökbakar, Türk komedyen.
1987Serdar Özkan, Türk futbolcu.
1992Jack Wilshere,İngiliz futbolcu

Bugün Ölenler (1 Ocak);
1748Johann Bernoulli, İsviçreli matematikçi (d. 1667)
1782Johann Christian Bach, Alman besteci (d. 1735)
1894Heinrich Hertz, Alman fizikçi (d. 1857)
1929Mustafa Necati, Millet Mektepleri'nin kurucusu Milli Eğitim Bakanı vefat etti.
1953Hank Williams, ABD'li şarkıcı (d. 1923)
1963Filippo Del Giudice, film yapımcısı (d. 26 Mart 1892)
1969Mümtaz Turhan, İstanbul Üniversitesi Deneysel psikoloji kürsüsü başkanı, sosyal psikolog, profesör (d. 1908)
1972Maurice Chevalier, Fransız aktör ve şarkıcı (d. 1888)
1980Mustafa Nihat Özön, Edebiyat tarihçisi, yazar, çevirmen (d. 1896)
1994Cesar Romero, ABD'li aktör (d. 1907)
2003Yusuf Nalkesen, Türk Sanat Müziği Bestekarı, Öğretmen (d. Aralık, 1923)
2007Yener Süsoy, gazeteci yazar İstanbul'da vefat etti.

images.jpgPeygamberimiz (s.a.v.)'in Mekke'ye Girişi

Peygamber Efendimiz, Mekke'ye girmek için ordusunu dört kola ayırdı:

Sağ kol: Kumandan, "Seyfullah" ünvanının sahibi Hz. Hâlid bin Velid'di. Mekke'ye aşağı taraftan girecekti.

Sol kol: Kumandan, Hz. Zübeyr bin Avvam idi. Şehre yukarıdan, Küdâ denilen mevkiden girecekti.

Üçüncü kol: Sa'd bin Ubâde kumandasında idi ve Ensar birliklerinden ibaretti. Seniyye tarafından şehre girecekti.

Dördüncü kol: Piyade birliklerinden meydana gelen dördüncü kola Ebû Ubeyde bin Cerrah kumanda ediyordu. O da Mekke'nin üst tarafından ilerleyecekti.60

Peygamber Efendimiz kumandanlara şu emri verdi:

"Size karşı konulmadıkça, size saldırılmadıkça hiç kimseyle çarpışmaya girmeyeceksiniz! Hiç kimseyi öldürmeyeceksiniz!"61
Bu emirden bazı kimseler müstesna kılındı. Bunlar görüldükleri yerde, Kâbe'nin altına iltica etmiş olsalar dahi öldürüleceklerdi. Onlar da şunlardı:

İkrime bin Ebî Cehil, Abdullah bin Sa'd bin Ebî Serh, Habbar bin Esved bin Muttalib, Hüveyris bin Nukayz, Mıkyes bin Subabe el-Leysî, Abdullah Hilâl bin Hatal, Hind binti Utbe bin Rebia, şarkıcı Sâre, Kureyne ve Ernebe.62

Bunlar, irtidad, İslâma ve Müslümanlara aşırı düşmanlık, işkence, katl, Resûlullahı ve Müslümanları küstahça hicvetme gibi affa sığmayacak suçlar işlemişlerdi.

Kollar Mekke'ye Girerken

Takvim yaprağı, Hicretin sekizinci yılı Ramazan ayının on üçü Cuma gününü gösteriyordu. Gün henüz yeni ağarmıştı.

Peygamber Efendimiz, devesi Kasvâ'nın üzerindeydi. Mübârek başında Yemen işi siyah bir sarık vardı. Sarığın bir ucunu iki omuzunun arasına salıvermişti. Bir haşmet ve vakar içinde mübârek Belde'ye giriyordu. Bir taraftan, Allah'ına kendisine bu günü gösterdiğinden dolayı hamdediyor, minnet ve şükrünü arzediyor, diğer taraftan da fethi iki sene evvelinden haber verip müjdeleyen "Ferih Sûresi"ni okuyordu. Bu kendileri için, ashabı için en mesûd, en sevinçli anlardan biriydi.

Dillerde acı söz yok, kalbleri fetheden tatlı tatlı sözler vardı. Simâlardan tebessümler damlıyordu. Mücahidlerde büyük zaferlerin, muhteşem fetihlerin verdiği kendini kaybediş yoktu. Nefislerine, kalb, ruh ve dillerine hâkimiyet vardı.

Sa'd bin Ubâde'nin Azledilmesi

Bir ara baş döndürücü zaferin havasına gayr-ı ihtiyarî kendisini kaptıran üçüncü kol kumandanı Hz. Sa'd bin Ubâde, ağzından, "Bugün büyük savaş günüdür. Kâbe'de vuruşmanın helâl olacağı gündür!"63 diye bir söz kaçırdı.

Durum, derhal Hz. Resûl-i Ekreme bildirildi. Bu söz, Mekke'ye harpsiz, kan akıtılmaksızın girmek isteyişin mânâ ve ruhuna zıddı. Hemen sancağın Sa'd Hazretlerinden alınıp oğlu Kays'a verilmesini emir buyurdular.64

Hâlid bin Velid Koluna Taarruz

İslâm ordusu Peygamber Efendimizin emri gereğince hiç kimseye kılıç kaldırmadan edeb ve hürmet içinde Mekke'ye dalga dalga giriyordu. Ancak bu arada, Hâlid bin Velîd Hazretlerinin kumandanlık ettiği kola bir taarruz oldu. Taarruz İkrime bin Ebî Cehil, Safvan bin Ümeyye gibilerle, topladıkları halktan bazıları tarafından yapılmıştı.65

Hz. Hâlid, önce karşılık vermek istemedi. Çünkü emir bu meyandaydı. Ancak, müşriklerin saldırıyı hızlandırıp mücahidleri ok yağmuruna tuttuklarını görünce, vuruşmaya müsaade etti. Müşrikler kaçmaya mecbur kaldılar. Çarpışmada iki mücahid şehid düştü, müşriklerden ise 13 kişi öldürüldü. Durum, Hz. Resûl-i Ekrem tarafından öğrenildi. Hz. Hâlid huzura çağrıldı. Müşriklerin Müslümanlara saldırdıklarını, mücahidlerin ise sadece kendilerini müdafaa etmek zorunda kaldıklarını Hz. Hâlid'den öğrenince

"Allah'ın hüküm ve takdir ettiğinde hayır vardır."66 buyurdular.
Bundan başka on bin kişilik muazzam İslâm ordusu Mekke'ye girerken hiç bir çarpışma olmadı ve Müslümanlar silahlarını kullanmadılar.

Bu arada kanı heder edilenlerden ve nerede görülürlerse görülsünler, öldürüleceklerden birkaç kişi ele geçirildi ve öldürüldüler. Bunların birkaçı önce Müslüman olup sonra da irtidad eden kimselerdi. Abdullah bin Hatal, Mıkyes bin Subabe bunların ikisi idi. Kanı heder edilip ele geçirildikten sonra öldürülen diğerleri ise Hâris bin Tuleytıla, Huveyris bin Nukayz ve Sâre idi. Bunların hepsi Peygamberimiz (s.a.v.) henüz Mekke'de iken kendilerine en ağır eziyet ve hakarette bulunan kimselerdi. Yakalanıp öldürülmeleri emrolunan diğer müşrikler ise her biri başka başka yerlere kaçmışlardı.

Peygamber Efendimiz, Mekke'ye girer girmez halka emân verdiğini ilân etti:

"Kim Ebû Süfyan'ın evine sığınırsa, ona emân verilmiştir. Kim, elinden silahını bırakırsa ona emân verilmiştir. Kim, evine girer, kapısını kapatırsa ona da emân verilmiştir."
Bunun üzerine müşriklerden bir kısmı evlerine, diğer bir kısmı da Ebû Süfyan'ın evine sığındı.

Peygamberimiz (s.a.v.) Kâbe-i Muazzama'da

On bini aşkın İslâm ordusu Mekke'ye girmişti. Fakat Mekke sakin ve asûde bir gün yaşıyordu. Herkes emniyet içinde idi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kasvâ'nın üzerinde, terkisinde Üsâme bin Zeyd, sağında Hz. Ebû Bekir, etrafında Muhacir ve Ensâr topluluğu olduğu halde Kâbe-i Muazzamaya doğru ilerliyordu. Dâvâsını ilâna başladığı ilk günden bu güne kadar ve bu muzafferiyet sonunda hiç bir değişiklik yoktu. Tek başına İslâm ve îmânı tebliğ ederken de mütevazi, mahviyetkâr, affedici ve merhametli idi, o gün de. Birkaç kişinin gönlünde yer tutmuşken nasıl alicenap, şefkatli, mütevazi ve afüvkâr idiyse, şimdi on binlerin gönlünde taht kurmuşken de yine bu vasıflarından zerre kaybetmemişti.

İşte Efendimiz bu tevazû, mahviyet ve Allah'a minnet ve şükran hisleriyle dolu bir manzara içinde Hâremi Şerife girdi. Müslümanlar da akın akın muazzam Mâbede doğru akıyorlardı. Resûl-i Kibriyâ tekbir getirince, Müslümanlar da hep bir ağızdan "Allahü Ekber!" diyerek Mekke ufuklarını bu kudsî sada ile çınlattılar. Bu ulvî sadaya, bu mübârek beldenin dağı, taşı "Allahü Ekber! Allahü Ekber!" diyerek karşılık veriyordu.

Kâbe'yi Tavaf

Resûl-i Kibriyâ, binlerce sahabî arasında devesi Kasvâ'nın üzerinde Kâbe'yi tavafa başladı. Peşini ashab-ı kiram takib etti. Tavafın her devresinde ellerindeki değnekle Hacerü'l-Esvede işâret ederek onu istilâm ediyordu.67

Tavafın yedinci devresinden sonra Kasvâ'dan indi. Makam-ı İbrahim'e varıp orada iki rekât namaz kıldı. Sonra da Zemzem Kuyusuna vararak ondan hem su içti, hem de abdest aldı. Bunu Safâ Tepesine çıkışları takib etti. Oradan etrafa baktı ve kendisine bu muazzam günü gösteren Yüce Allah'a bir kere daha minnet ve şükranlarını takdim etti.

Bu sırada Medineli Müslümanlardan bazılarının iç âleminde bir endişe uyandı. Bu endişeyi, "Cenâb-ı Hak, Resûlüne yurdunun fethini nasib etti. Artık burada oturur kalırlar mı dersiniz?" diyerek izhar ettiler.

Duâsını bitiren Fâhr-i Âlem Efendimiz, ne konuştuklarını sordu.

Onlar, "Bir şey yok yâ Resûlallah." dediler.

Sorusunu birkaç sefer tekrarlayıp aynı cevabı alan Peygamber Efendimize, o sırada vahiy ile Ensarın konuştukları haber verildi. Bunun üzerine,

"Ben sizin söylediğiniz şeyden Allah'a sığınırım! Bilin ki, benim hayatım sizin hayatınızla, ölümüm de sizin ölümünüzledir."68 buyurdular.
Bu hitap karşısında Ensar gözyaşları arasında Fahr-i Kâinatın çevresinde toplanıp gönlünü almaya çalıştılar:

"Vallahi biz bunları, Allah ve Resûlüne olan muhabbetimizden dolayı söylemiştik, başka bir maksatla değil." dediler.69

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ve Müslümanların Kâbe'yi tavaf ettikleri bir sıradaydı. Ebû Süfyan da Mescid-i Haramın bir köşesinde oturup düşünceye dalmıştı. Şeytan zihnini kurcalıyor ve bir takım sinsi vesveseler telkin ediyordu. Resûl-i Ekrem önünden her geçtikçe o,
"Acaba bir asker toplasam, şu adamla (!) bir daha çarpışsam, ne olur?" diye içinden geçiriyordu. Tam bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, gelip başucuna dikildi ve
"O zaman da yine Allah seni hâkir eder." buyurdu.
Ebû Süfyan, şimşek gibi çakan bu söz karşısında daldığı derin düşünceden sıyrıldı. Başını kaldırıp baktığında Peygamber Efendimizi yanıbaşında gördü. Şaşırdı, titredi. Sonra da Allah'a tövbe ve istiğfarda bulunarak,
"Vallahi sen Resûlullahsın." dedi.70
Fadale bin Umeyr ise, Peygamberimiz (s.a.v.)'i tavaf sırasında öldürmek niyetiyle gözlüyordu. Bir ara bu niyete fazlasıyla yaklaşan Fadale'ye Resûl-i Ekrem âniden dönüp,

"Sen Fadale misin?" diye sordu. Fadale, şaşkınlık içinde,
"Evet, Yâ Resûlallah." dedi. Peygamberimiz (s.a.v.),
"İçinden ne geçiriyor, ne düşünüyorsun?" dedi. Fadale,
"Hiçbir şey düşünmüyor, Allah'ı anmakla meşgul bulunuyordum." diye cevap verince Resûl-i Ekrem,
"Allah'tan af ve mağfiret dile ey Fadale!" dedi.
Sonra da elini Fadale'nin göğsüne koyarak onun için duâ etti.
Bu mucize karşısında Fadale kötü niyetinden vazgeçti ve yumuşayan kalbiyle birlikte îmânı da karar kıldı. Resûl-i Kibriyânın bir tek nuranî tebessümü düşmanlıkları dostluklara dönüşüyor, katı kalbleri balmumu gibi yumuşatıyordu. Fadale, o ânı şöyle tasvir eder: "Vallahi, göğsümden elini kaldırdığı zaman, bana ondan daha sevimli ve sevgili bir şey yoktu."71

Putların Yıkılışı

Kureyş müşrikleri, Kâbe'nin çevresine üç yüz altmış put dikmişlerdi. Bu putlar, kurşunla yerlerine perçinlenmiş bulunuyordu.72

Tebliğ ettiği Tevhid inancı ile akıl, ruh ve kalblerdeki putları yıkıp, binlerce insanı getirdiği nûrun etrafında pervane gibi döndüren Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, şimdi de Tevhid inancına uygun binâ edilmiş olan Kâbe'yi asliyetine kavuşturmak için putlardan temizlemeye başlıyordu. Elindeki asâ ile o putlara birer birer işâret ederek,

"Hak geldi, bâtıl zâil oldu. Muhakkak ki bâtıl yok olup gidicidir."73
âyetini okudu. İşareti alan her put yere düştü. Putun yüzüne işaret ettiyse arkasına düşer, arkasına işaret ettiyse, yüz üstüne düşerdi. Böylece Kâbe içinde ve çevresinde yere yuvarlanmayan hiç bir put kalmadı.74

Kâbe'de Ezan

Öğle namazı vakti girmişti. Nebiy-yi Ekrem Efendimizin emriyle, Hz. Bilâl, Kâbe'nin üzerine çıkarak ezan okumaya başladı. Îmânlı gönüllerde bir sevinç, bir canlılık, îmânsız gönüllerde ise üzüntü ve yıkılış vardı. Seneler önce boynuna ip takıp sokak sokak dolaştırdıkları, akla gelmedik eziyet ve işkencelere maruz bıraktıkları köle Hz. Bilâl, şimdi Kâbe'nin üzerinde gür sesiyle şirk ehlini çatlatırcasına Tevhidi ilân ediyordu. Onunla beraber âdeta dağ taş da "Tehvid-i İlâhî"yi kendilerine mahsus dillerle haykırıyorlardı.

Bu müstesna manzara karşısında azılı müşrikler kahroluyorlardı. O sırada Kureyş reislerinden Ebû Süfyan, Attab bin Esid ve Hâris ibni Hişâm aralarında konuştular.

Attab, "Pederim Esid bahtiyar idi ki, bu günü görmedi!" dedi.
Hâris, "Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulamadı mı ki, bunu müezzin yaptı." diye konuşarak Hz. Bilâli Habeşî'den tahkirle söz etti:
Ebû Süfyan ise ağzından tek kelime çıkarmadı. "Ben, korkarım, bir şey demeyeceğim. Kimse olmasa bile, şu ayağımızın altındaki kumlar ve taşlar ona haber verir, o da bilir."75 dedi.
Gerçekten de az sonra Peygamberimiz (s.a.v.) onlarla karşılaştı ve konuştuklarını harfiyyen söyledi. O vakit, Attab ve Hâris şehâdet getirip Müslüman oldular.76
Ebû Süfyan ise, "Yâ Resûlallah! İyi ki, ben bir şey söylemedim." dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu söze tebessüm buyurdular.
Bütün bu olup bitenler, Mekke halkı üzerinde derin tesir bırakıyordu. Gönüllerini İslâma ısındırıyor, Hz. Resûlullah ve Ashab-ı Kirama besledikleri kin ve adâvetlerinin erimesine sebep oluyordu.

Peygamberimiz (s.a.v.)'in Kâbe'ye Girmesi

Resûl-i Ekrem, Osman bin Talhâ'ya haber göndererek Kâbe'nin anahtarını getirmesini emretti. Annesinin, anahtarı vermemek hususundaki şiddetli ısrarına rağmen Osman bin Talha anahtarı alıp getirdi. Kâinatın Efendisi yanında Hz. Bilâl, Üsâme bin Zeyd ve Osman bin Talha (r.a.) olduğu halde Kâbe'ye girdi.77 İçerdeki suret ve putların temizlenmesi için daha önce emir buyurmuşlardı. Ancak henüz onlardan eser vardı. Bir emirle bu izlerin de silinip her tarafın tertemiz edilmesini istedi.

Bir müddet Kâbe'nin içinde kaldıktan sonra, dışarı çıktı. O sırada hemen hemen bütün Mekke halkı Mescid-i Haramın etrafında toplanmış, haklarında verilecek hükmü merakla bekliyorlardı.

- Acaba, Resûl-i Kibriyâ, onların kendisine revâ gördükleri gibi yüzlerine işkembe mi atacaktı?
- Yollarına dikenler döküp üzerinden mi yürütecekti? Onlara, akla gelmez eziyet ve hakaretlerde mi bulunacaktı?
- Onların sahabîlerine yaptıkları gibi boğazlarına ip takıp sokak sokak mı dolaştıracaktı?
- Kızgın kumların üzerine yatırıp onlara işkence mi yapacaktı? Onları aç ve susuz mu bırakacaktı? Yurtlarından mı çıkaracaktı?
Hayır, kâinatın vücud bulmasına sebep olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan o şanlı Resûl, bunların hiç birini yapmadı.

Fetih Hutbesi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kâbe-i Muazzamanın kapısında durdu. Mübârek yüzünde beliren tatlı tebessümleriyle halka bakıyordu. Allah'a hamd ve senâdan sonra şu hutbeyi irad etti:

"Allah'tan başka ilâh yoktur. Yalnız O vardır. Onun şeriki yoktur."

"O, va'dini yerine getirdi, kuluna yardım etti, aleyhinde toplanan düşmanları tek başına perişan etti."
"Bilmelisiniz ki, Cahiliyye Devrine âit olup, iftihar vesilesi yapıla gelinen her şey; kan, mâl dâvâları, bunların hepsi bugün, şu ayaklarımın altında kalmış, ortadan kaldırılmıştır."

"Bütün insanlar Âdem'den (a.s.), Âdem de topraktan yaratılmıştır. Allah buyuruyor ki:
'Ey insanlar! Sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız ve aranızdaki münâsebetleri bilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en şerefliniz, Ondan en çok korkanınızdır. Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır.' "
(Hucurat, 49/13)78
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bu hitabesinden sonra, halka, "Ey Kureyş topluluğu! Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?" diye sordu.

Kureyşliler, "Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun! Ancak bize hayır ve iyilik yapacağına inanırız." dediler.

Bunun üzerine Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle konuştu:

"Benim halimle sizin haliniz, Yusuf'la (a.s.) kardeşlerinin hâli gibidir. Yusuf un (a.s.) kardeşlerine dediği gibi ben de sizlere diyorum:(*)
'Bugün sizin için bir kınama yoktur! Allah, sizi affetsin. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.'79
Gidiniz, sizler serbestsiniz."
80
Affedişlerin en makbulü, muktedirken affetmek, iyiliklerin en güzeli ise, kötülüklere karşı yapılandır. Merhametlerin en üstünü kendisine acımayanlara acımak, şefkat etmek ve merhamette bulunmaktır. İşte Kâinatın Efendisi bunu yapıyordu. Çünkü, O, Cenâb-ı Hakk'tan dersini şöyle almıştı:

"Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, câhillerden de yüz çevir."81
Fetihten Sonra Hicretin Kaldırılması

Mekke'nin fethedildiği gündü. Abdurrahman bin Safvan, babasını alıp Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna getirdi. "Yâ Resûlallah, babam hicret etmek üzere bîat edecektir." dedi. Peygamberimiz (s.a.v.),

"Mekke'nin fethinden sonra artık hicret kalkmıştır." buyurdu.
Ne var ki, Abdurrahman, babasının muhacir vasfının manevî mükâfatından nasibdar olmasını istiyordu. Bunun için gidip Peygamber Efendimizin çok sevdiği ve hatırını saydığı amcası Hz. Abbas'a başvurdu. Bu hususta şefaatçı olmasını istedi. Abdurrahman'ın ricasını kabul eden Hz. Abbas, "Yâ Resûlallah! Sen benimle filân arasındaki dostluğu biliyorsun, babasını hicret bîatı yapmak üzere size getirmiş, kabul buyurmamışsınız." dedi.

Arabistan müşriklerinin yegâne kalesi olan Mekke artık fethedilmişti. İslâmiyet bununla büyük bir kuvvet kazanmıştı. Müslümanlar da dinlerini istediği gibi, istedikleri yerde yaşama durumunu elde etmişlerdi. Bu sebeple Peygamber Efendimiz "hicret müessesesi"ni kaldırmaya karar vermişti. Bundandır ki, çok sevdiği ve fazlasıyla hürmet duyduğu amcasının bu arzusuna da müsbet cevap vermedi ve "Hicret için bîat yapmak artık yoktur." buyurdu.82

Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) kaldırdığı hicret, İslâmın serbestçe yaşanabildiği, ahalisi Müslüman olan bir beldeden İslâmın bir başka beldesine hicretti. Daha hususi mânâsıyla, Peygamber Efendimizin sağlığında Mekke-i Mükerreme ve çevresinden, Medine-i Münevvere'ye olan hicretti.83

Peygamberimiz (s.a.v.)’in İkinci Hutbesi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, fethin ikinci günü, öğle namazından sonra Kâbe kapısı merdivenine çıkıp, arkası Kâbe'ye dayalı bir halde Allah'a hamd ve senâda bulunduktan sonra halka şöyle hitap etti:

"Ey insanlar!
"Şüphesiz Allah göklerle yeri, güneş ile ayı yarattığı gün Mekke'yi haram ve dokunulmaz kılmıştır. Kıyamet gününe kadar da haram ve dokunulmaz olarak kalacaktır."
"Allah'a ve âhiret gününe inanan kimse için, Mekke Hareminde kan dökmek, ağaç kesmek helâl olmaz! Mekke'de kan dökmek benden önce hiçbir kimseye helâl olmadığı gibi, benden sonra da hiçbir kimseye helâl olmayacaktır! Bu söylediklerimi burada dinleyenler, hazır bulunanlara duyursun!
...
"Şu bulunduğum andan itibaren kim öldürülürse, öldürülenin âilesi için şu iki şeyden birini tercih etmek hakkı vardır: Yâ öldürülenin kısas olarak öldürülmesini ya da öldürülenin diyetini, kan bedelini ister."
"Muhakkak ki, insanların Cenâb-ı Hakka karşı en hürmetsizi, en taşkını ve azgını; Allah'ın Hareminde adam öldüren, yahut kendi katilinden başkasını öldüren veya Cahiliyye intikamını almak için adam öldürendir."
"İslâm'da, insanın babasından veya baba tarafından akrabasından başkasına intisab etmesi diye bir şey yoktur. Doğan çocuk döşeğin sahibine aittir. İddiasını ispatlamak için delil getirmek dâvâcıya, inkâr edene düşer!"
"İslâmiyet'te, ne câhiliyyet andlaşması vardır ne de fetihten sonra hicret. Fakat, cihad ve cihada niyet vardır."
"Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Bütün Müslümanlar kardeştirler. Müslümanlar kendilerinden olmayanlara (düşmanlara) karşı bir tek eldirler, elbirliği ile hareket ederler."
...
"Müslümanların kanları birbirine eşittir. Zimmetlerini onların en hafifleri, en uzaktakileri bile yerine getirme gayretini gösterirler. İyi bilmelisiniz ki, ne bir kâfir için bir mü'min, bir Müslüman öldürülür, ne de onlardan taahhüd sahibi olanlar, taahhüdlerinden dolayı harbî olan kâfirler için öldürülürler."
"İslâm'da, değiş-tokuş yoluyla mehirsiz evlenme yoktur. Kadın, ne halasının ne de teyzesinin üzerine nikâhlanıp bir araya getirilebilir."
"Kocasının izni olmadıkça, kadının onun malından bir şey dağıtması, vermesi helâl ve câiz değildir."
"Kadın, yanında bir mahremi bulunmadıkça üç günlük yola gidemez."
"İyi biliniz ki, vâris için vâsiyete lüzum yoktur. Ayrı din sahipleri birbirlerine vâris olamazlar."
"Parmakların her birisinde diyet, onar devedir. Kemiği görünen derin yaralardan herbirisinde diyet beşer devedir."
"Sabah namazı kılındıktan sonra güneş doğuncaya kadar bir başka namaz kılınmaz. İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar da bir başka namaz kılınmaz.
"Sizi iki günün orucundan nehyederim: Biri Kurban Bayramı günü, diğeri de Ramazan Bayramı günü orucudur.
"Ben, size ancak anlayacağınız, tutacağınız yolu gösterdim."
84
Resûl-i Ekrem, Fetih Hutbesinde Sikâye ve Hicâbe hizmetleri dışında kalan, Cahiliyye Devrine âit bütün iş, muâmele ve dâvâların ortadan kaldırıldığını beyan buyurmuştu. Hacılara su dağıtma vazifesi olan
Bu linki görmek için izniniz yok Giriş yap veya üye ol.
, o sırada Peygamberimiz (s.a.v.)'in amcası Hz. Abbas'ın uhdesinde idi. Kâbe'ye hizmet vazifesi olan
Bu linki görmek için izniniz yok Giriş yap veya üye ol.
ise, Osman bin Talhâ'da bulunuyordu. Hz. Abbas, Peygamberimiz (s.a.v.)'e müracaat ederek bu iki vazifenin de kendilerine verilmesini istedi. Ancak, Resûl-i Ekrem, eskiden olduğu gibi sadece Sikâye vazifesinin kendilerinde kalmasını uygun gördü.

Resûl-i Kibriyâ, Kâbe'nin anahtarını elinde tutuyordu. Bir çok Müslüman bu şerefli vazifeyi üzerine almak arzusunu taşıyordu. Fakat Efendimiz, Osman bin Talhâ'yı huzuruna çağırdı ve

"Muhakkak ki Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder." (Nisâ, 4/58)
âyet-i kerimesini okuduktan sonra,
"Ey Osman! İşte anahtarın al! Bugün iyilik ve ahde vefâ günüdür!"85
dedi ve Kâbe'nin anahtarını yine ona teslim etti. Osman bin Talhâ(*) anahtarı alıp giderken Resûl-i Ekrem,
"Sana zamanında söylemiş olduğum şey, vuku bulmadı mı?" diye sordu. Hz. Osman bin Talhâ aralarında geçen hâdiseyi hatırlayarak Resûlullahı tasdik etti.
"Evet, şehâdet ederim ki, sen, şüphesiz Allah'ın Resûlüsün."86
Peygamber Efendimizin, Osman bin Talhâ'ya hatırlatmak istediği hâdise şuydu:

Hicretten önceydi. Osman bin Talhâ henüz Müslüman olmamıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün Kâbe'ye girmek istemiş, fakat Osman bin Talhâ buna mâni olmuştu. Mâni olmakla kalmamış, Efendimize kaba, katı ve nâhoş davranmıştı. Resûl-i Ekrem ise, bundan dolayı asla hiddete kapılmamış ve istikbâl semâlarına İslâmın gür sedasının pek yakında hâkim olacağını görür gibi sükûnet ve mülayim bir edâ ile,

"Ey Osman, ümit ederim ki, bir gün gelecek sen, beni bu anahtarı elde etmiş ve istediğim yere koymakta, arzu ettiğim kimseye vermekte serbest olacağım bir mevkiide bulursun." demişti. Osman bin Talhâ,
"O zaman Kureyş müşrikleri kuvvetten düşmüş, yok olmuş demektir." cevabını verince de, Peygamberimiz (s.a.v.),
"Hayır, ey Osman! Asıl o gün Kureyş hakiki kuvvet ve şerefe kavuşacaktır!"87 buyurmuştu.
Mekkelilerin Peygamberimiz (s.a.v.)'e Bîatı

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, umumî af ilân ettikten sonra, Safâ Tepesine çıkıp orada Kureyşlilerin bîatını kabul etti. Seneler önce, aynı tepede peygamberliğini açıktan ilân edip muhalefetle karşılanırken, şimdi aynı tepe üzerinde aynı kimselerden İslâmiyet üzere bîat alıyordu. Erkeklerin Allah'a îmân, Allah'tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed'in (a.s.m.) Onun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederek İslâmiyet ve cihad üzerine yaptıkları bîatı, kadınların bîatı takib etti.

Kadınlar şu hususlar üzerine Peygamberimiz (s.a.v.)'e bîat ettiler:

1. Allah'a hiçbir zaman ortak koşmamak,
2. Hırsızlık yapmamak,
3. Kız çocuklarını öldürmemek,
4. Zinâ etmemek, iffetini korumak,
5. Herhangi bir iyilik hususunda Allah Resûlüne isyân etmemek.88
Kadınlar tâifesinin başında Hz. Ali'nin hemşiresi Hz. Ümmühanî, Âs bin Ümeyye'nin kızı Ümmü Habîb, Attab İbni Esîd'in halaları Erva, Ebû Âs'ın kızı Ârikâ, Hâris bin Hişâm'ın kızı ve Ebû Cehil'in oğlu İkrime'nin karısı Ümmü Hakîm, Hâlid bin Velid'in kızkardeşi Fâhita gibi Kureyş kadınlarının meşhurları bulunuyordu. Aralarında Resûl-i Ekremin haklarında nerede görülürlerse görülsünler, öldürülsünler buyurduklarından biri olan Ebû Süfyan'ın karısı Hind de vardı. Tanınmamak için kıyafet değiştirerek kadınlar arasına katılmıştı. Geçmişte, Peygamberimiz (s.a.v.) ve Müslümanlara karşı giriştiği hareketlerden pişmanlık duyar bir hâli vardı. Yaptığı her şeye rağmen Kâinatın Efendisi İslâmiyetle şereflendiğini duyduğu Hind'i affetti ve onun da bîatını kabul etti.

Saadete kavuşan insan, sevdiklerinin de kendisiyle aynı saadet lezzetini paylaşmasını gönülden arzu eder. Bu, insanoğlunun fıtratında varolan bir duygudur. Hz. Ebû Bekir, îmân edip bu saadeti yaşayanlardan biri idi. Ama babası Ebû Kuhâfe henüz bu saadetten mahrumdu. Mesûd oğul, babasının bu nimeti, bu huzur ve saadet lezzetini kendisiyle paylaşmasını istiyordu. Bu maksada elinden tutarak onu Peygamber Efendimizin huzuruna getirdi.

"Beni Rabbim terbiye etti, o ne güzel bir terbiyecidir."
buyurarak Cenâb-ı Hakk'ın müstesna terbiyesi altında ahlâken kemâle erdiğini ifade eden Nebiy-yi Muhterem Efendimiz, Hz. Ebû Bekir'in ihtiyar babasını alıp yanına getirmesinden müteessir oldu ve
"İhtiyara, getirme zahmeti vermeseydin de onu evinde ziyâret etseydik olmaz mıydı?" buyurarak nezâket ve tevazuunu izhar etti.
İlâhî terbiye ile yetişen kaynaktan ders alan Hz. Ebû Bekir ise,
"Yâ Resûlallah! Senin onun yanına gitmenden, onun senin yanına gelmesi daha muvafıktır." dedi. Bu kısa konuşmadan sonra Peygamberimiz (s.a.v.), mübârek ellerini âmâ Ebû Kuhâfe'nin göğsüne koyup sığadıktan sonra,
"Müslüman ol, ey Ebû Kuhâfe" dedi. Bu söze muhatab olan Ebû Kuhâfe derhal Müslüman olup oğlunun saadetine saadet kattı.89
İslâm'ın amansız düşmanlarından Ebû Süfyan'ın karısı Utbe kızı Hind'in affedilmesi, nerde görülürse görülsünler, öldürülecekler listesine alınanlar için bir ümit kapısı açtı. Vakit geçirmeden onlar da bu ümit kapısından girerek İslâmiyetle şereflendiler. Hz. Resûlullahın geniş affına uğradılar. İkrime bin Ebî Cehil, Abdullah bin Ebî Sarh, Safvan bin Ümeyye, Süheyl bin Amr, Hz. Hamza'nın katili Vahşî, şâir Abdullah bin Zeb'ârî, Hâris bin Hişâm, Enes bin Züneym bunlar arasında yer alıyorlardı. Dünya tarihinde acaba, en amansız düşmanlarına karşı böylesine lütufkâr ve merhametli davranıp onları affeden, onlara kalbinde yer verip safına alan bir başka şahsiyete rastlanabilir mi?

Mekke artık fethedilmişti. Yüzlerde, gönüllerde sevinç vardı. Şehirde müstesnâ bir bayram havasının neşesi hâkimdi. Bu sırada bir bedevînin Peygamberimiz (s.a.v.)'in yanına yaklaştığı görüldü. Bir peygamberin karşısında bulunmanın verdiği heyecan ve haşyet altında bedevî tir tir titriyordu. Durumu fark eden Resûl-i Kibriyâ,

"Ne oluyor sana, kendine gelsene! Ben, bir hükümdar değilim. Ben, güneşte kurutulmuş et parçaları yiyerek geçinmiş olan Kureyşli bir kadının oğluyum."90 buyurdu.
Bu sözleriyle Peygamber Efendimiz, eşsiz bir tevazu örneği veriyordu. O, hükümdar bir peygamber olmakla, kul bir peygamber olmak arasında muhayyer bırakıldığında da "kul bir peygamber" olmayı tercih etmişti.91 Gönül deryasında hâkim olan her zaman tevazû idi. Resûl-i Kibriyânın bu mübârek sözlerine muhatab olan bedevî, rahatladı ve titremesi geçti.

Mekke fethedilmişti. Resûl-i Ekrem ise henüz bu mübârek beldeden ayrılmamıştı.

Her nasılsa Mahzumoğulları Kabilesinden Fâtıma binti Esved adındaki kadın bir hırsızlık yapmıştı. Kadın itibarlı ve soylu idi ve Kureyş yanında da hatırı sayılıyordu. Haliyle Peygamberimiz (s.a.v.)in bu durumdan haberi oldu. Hırsızlıkta bulunanın elinin kesileceğini herkes biliyordu. Ama düşünüyorlar ve birbirlerine soruyorlardı: "Yüksek mevkiye sahip bu kadının eli nasıl kesilebilir?"

Âile halkı, Fâtıma'nın elini kesmeden kurtarmak için bir ümit ışığı arıyorlardı. Birinin Hz. Resûlullah katında şefaatçı olmasını istiyorlardı. Ne var ki, kimse buna cesaret edemiyordu. Sonunda Üsâme bin Zeyd Hazretleri bu vazifeyi üzerine aldı. Üsâme, Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından fazlasıyla sevilen bir sahabî idi. Bu sevgiye güvenmiş olacak ki, bu görevi üzerine almaya yanaşmıştı. Hz. Üsâme, kadının affedilmesini dileyince Resûl-i Ekrem Efendimizin rengi birdenbire değişti.

"Sen, kötülüğün önüne geçmek için Allah'ın koymuş olduğu cezalardan bir cezanın affedilmesi hakkında mı benimle konuşuyorsun?"
diye buyurdu. Hz. Üsâme, üzgün bir edâ içinde,
"Yâ Resûlallah! Bu uygun olmayan hareketimden dolayı Allah'tan affım için duâ et!"
dedi. Hz. Üsâme'ye dersini veren Peygamber Efendimiz (a.s.m.), akşam olunca da ayağa kalktı ve Allah'a hamd ve senâda bulunduktan sonra halka dersini şöyle verdi:
"Sizden evvelkileri şu davranışları mahvetmiştir: Onlar, asil, soylu birisi hırsızlık yaptığı zaman onu serbest bırakırlardı. Zâif, güçsüz birisi hırsızlık edince de ona hemen ceza verirlerdi. Muhammed'in varlığı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; Fâtıma binti Muhammed, hırsızlık edecek olsaydı, muhakkak onun da elini keserdim!"
Bundan sonra kadının elinin kesilmesini emretti. Kadının eli bu emir üzerine derhal kesildi. Kadın da güzelce tövbe etti ve evlendi. Ondan sonra sık sık Hz. Âişe'nin yanına gelir giderdi.92

Bu davranışıyla Peygamber Efendimiz, milletlerin bekası için vazgeçilmez bir şart olan adaletin eşsiz bir örneğini sergiliyordu.

Mekke Çevresinin Putlardan Temizlenişi

Peygamber Efendimiz, Kâbe ve Mekke'nin içini putlardan temizlediği gibi, şehrin etrafındaki putları da yok etmek istiyordu. Bu maksatla Hz. Hâlid bin Velid'i otuz kişilik bir birlikle Nahle mevkiine bulunan Uzzâ putunu yıkıp parçalamaya gönderdi. Kureyş yanında en büyük put sayılan Uzzâ'yı Hz. Hâlid emir gereği gidip yıktı.93

Efendimiz, Müşellel adındaki dağın tepesinde bulunan Menât putunu yıkmak için de Sa'd bin Zeyd el-Eşhel'i gönderdi. Menât; Evs ve Hazreç kabilelerinin putu idi. Emri alan Sa'd bin Zeyd beraberindeki Müslümanlarla giderek Menât'ı yıkıp geri döndü.

Yine müşriklerin taptıkları meşhur putlardan biri de Süva' idi. Bu put, Mekke'ye üç mil uzaklıkta bir yerde bulunuyordu. Kinâneoğulları, Hüzeyliler ve Müzeynelerin bu putunu yıkmak için Resûl-i Ekrem, Amr bin Âs Hazretlerini gönderdi. Amr, verilen vazifeyi yerine getirerek Mekke'ye geri döndü.94

Mekke'nin fethi ile böylece, hem Mekke'nin içi dışı putlardan temizlendi, hem de Kureyşin gönlü şirkten, Tevhid nuruyla tertemiz hale geldi.

Konuyla ilgili önceki bölümü okumak için tıklayınız:

-
Bu linki görmek için izniniz yok Giriş yap veya üye ol.


Dipnotlar:

60. Sîre, 4:49.
61. a.g.e., 4:51.
62. Tabakât, 2:136.
63. Buharî, 3:61.
64. Tabakât, 2:135.
65. Sîre, 4:50.
66. Tabakât, 2:136.
67. Sîre, 4:54.
68. a.g.e., 4:59; Müslim, 3:1408.
69. Müslim, 3:1408.
70. İbn-i Kesîr, Sîre, 3:576.
71. Sîre, 4:59; Uyunü'l-Eser, 2:180.
72. Buharî, 3:62.
73. İsrâ Sûresi, 81.
74. Sîre, 4:59; Müslim, 3:1408.
75. Sîre, 4:58; Zâdü'l-Mead, 2:184.
76. Sîre, 4:56.
77. Buharî, 3:62.
78. Sîre, 4:59; Müsned, 3:410; Tirmizî, 5:389; Sünen, 4:185.

* Ahlâk ve yüz güzelliğinden ve babalarının onu kendilerinden daha çok sevmelerinden dolayı kardeşleri, Hz. Yusuf'u çekemezler ve hayatına son vermek için Kenan Kuyusuna atarlar. Oradan geçen bir kafile ise, onu alıp Mısır'a götürür. Başından birçok hadiseler geçtikten sonra Hz. Yusuf, sonunda Mısır'a aziz olur. Kader-i İlâhi, bu makamda iken Hz. Yusuf'la kardeşlerini bir araya getirir. Yusuf'u tanıyan kardeşleri yaptıklarından pişmanlık duyarlar. Bunun üzerine Hz. Yusuf, 'Bugün ve bundan sonra benim tarafımdan size başa kalkma ve serzenişte bulunma gibi herhangi bir ezâ ve cefâ düşünmeyin, ben hakkımı helal ettim.' diyerek, kardeşlerini affeder. ;şte, Peygamber Efendimiz, Kureyş müşriklerine: 'Benim halimle sizin hâliniz, Yusuf'la (a.s.) kardeşlerinin hâli gibidir' derken bu hâdiseyi hatırlatmak istemişti.

79. Yusuf Sûresi, 92.
80. Sîre, 4:55; Tabakât, 2:142; Taberî, 3:120.
81. A'raf Sûresi, 199.
82. Müsned, 4:430-431; ibn-i Mace, Sünen, 1:683-684.
83. Bkz.: Doç. Dr. İbrahim Canan, Tebliğ, Terbiye ve Siyasî Taktik Açılarından Hicret, s. 30.
84. Sîre, 4:58; Tabakât, 2:137; Müsned, 2:207-211, 4:32; Buharî, 3:63-66.
85. Sîre, 4:55; Uyunü'l-Eser, 2:178.

* Bazı tefsirlerde Hz. Osman bin Talhâ'nın Mekke'nin Fethi günü Müslüman olduğundan bahsedilir. Fakat bu tarihçiler tarafından muteber sayılmamıştır. Kuvvetli rivayet daha önce anlattığımız gibi Hz. Osman bin Talhâ'nın Hicretin 7. yılı Muharrem ayında Medine'ye gelerek Peygamber Efendimizin (a.s.m.) huzurunda Müslüman olduğuna dair olan rivayettir.

86. Zâdü'l-Mead, 2:184.
87. Uyunü'l-Eser, 2:178.
88. Nesefi, Tefsir, 4:250.
89. Sîre, 4:48; Tabakât, 5:451.
90. İbn-i Kesîr, Sîre, 3:556; İnsanü'l-Uyûn, 3:43; Kaadı iyaz, Şifâ, 1:266.
91. Kaadı İyaz, Şifâ, 1:262.
92. Buharî, 3:65; Müslim, 5:114.
93. Tabakât, 2:145.
94. Tabakât, 2:146.

Selam ve dua ile...

123.JPGWilhelm Conrad Röntgen Kimdir? Hayatı ve Biyografisi | Röntgenin Mucidi

27 Mart 1845’de Almanya’nın Remscheid
şehrinde doğan, X ışınlarını keşfederek Röntgeni bulan, Nobel Fizik ödüllü, fizik bilim adamı ve mucittir. Wilhelm Conrad Röntgen 10 Şubat 1923’te Almanya’nın Münih şehrinde ölmüştür.

Wilhelm Conrad Röntgen Hayatı ve Biyografisi
Wilhelm Conrad Röntgen, 1845 yılında Almanya’nın Remscheid şehrinin Lennep ilçesinde doğdu. Çocukluğu ve ilköğretim yılları Hollanda‘da ve İsviçre‘de geçti. 1865 yılında girdiği Zürih Politeknik‘te üniversite eğitimi gördü ve 1868 yılında makine mühendisi olarak mezun oldu. 1869 yılında Zürich Üniversitesi‘nden doktorasını aldı.

Mezuniyetinin ardından 1876’da Strazburg’da, 1879’da Giessen ve 1888’de Würzburg Julius-Maximilians-Üniversitesi‘nde fizik profesörü olarak öğretim görevi yaptı. 1900’de Münih Üniversitesi Fizik kürsüsüne ve yeni Fizik Enstitüsünün yöneticiliğine getirildi.
Eşi Anna Bertha Ludwig ölümünden dört yıl sonra 1923 yılında, I. Dünya Savaşı’nın yarattığı yüksek enflasyon ekonomisi ortamında maddi sıkıntılar içinde Münih‘te hayatını kaybetti.

X ışınlarını bulan mucit
1885 yılında kutuplanmış bir yalıtkan hareketinin, bir akımla aynı manyetik etkileri gösterdiğini açıkladı. Fakat asıl ününü, 1895 yılında X ışınlarını keşfetmesiyle kazandı. Bu ışınları inceleyen Wilhelm Conrad Röntgen, X ışınlarının bir doğru boyunca yatıldığını, yansıma ve kırılmaya uğramadığını, elektrik veya manyetik alanların etkisiyle yön değiştirmediğini ispatladı. X ışınlarının, cisimlerin içinden geçme kabiliyetlerini inceledi ve bu ışınların havayı iyonlaştırdığını ortaya çıkardı.

1901 yılında tamamladığı bu araştırmaları sonucu, aynı yılın fizik dalında Nobel Bilim Ödülü‘ne layık görüldü. X veya g ışımalarının miktar ölçümü birimine kendi ismini vermiştir. Günümüzde röntgen ışınları tıp alanında kullanılmaktadır.

images.jpgTiros::: 50 yıl önce "Bir hayalden daha fazlası" sloganıyla gökyüzüne fırlatılan TIROS-1 adlı uydu, meteoroloji tarihinde yeni bir çığırın açılmasını sağlamıştı. Uydu, insanoğlunun görüş sınırlarını bulutların ötesine taşıdı.

TIROS-1'in tanıtım videosu Amerikalıların yeni uydularıyla ne kadar gurur duyduğunu açıkça ortaya koyuyordu. "Bir hayalden daha fazlası" sloganıyla gökyüzüne fırlatılan uydunun hedefi, insanoğlunun görüşünün sınırını bulutların ötesine taşımaktı.

Yaklaşık bir metre genişliğinde ve yarım metre yüksekliğindeki TIROS-1, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA tarafından 1 Nisan 1960 günü sabah 6:40 sularında gökyüzündeki yolculuğuna uğurlandı. Uydu, güç kaynağıyla ilgili teknik bir arıza nedeniyle sadece 78 gün çalışabildi. Ancak bu kısa süre bile TIROS-1'in hava tahminleri alanında yeni bir çığır açmasına yetti.

Dakikada kendi ekseni etrafında 12 kez dönen uydu, sahip olduğu iki kamera sayesinde çektiği görüntüleri yeryüzüne gönderiyordu. TIROS-1 700 kilometre yükseklikten çektiği siyah beyaz görüntüleri yeryüzüyle temasın sağlanamadığı durumlardaysa iki kayıt cihazı sayesinde kaydediyordu.

Günümüzde 50'den fazla çevre uydusu ve yüzlerce gözlem uçağı ile balon düzenli olarak yeryüzünü ve atmosferi gözlemliyor. Bu nedenle artık televizyon kanallarının hava tahmini uzmanlarının masaları adeta birer uzay üssünü andırıyor.

Örneğin CNN televizyonunun hava durumu sunucusu Jacqui Jeras havanın kaç derece olacağı bilgisinden çok daha fazlasını izleyicileriyle paylaşıyor. Dev bir dokunmatik ekranda ülkenin üzerinde dolaşan alçak ve yüksek basınç alanları, yağış miktarı ve rüzgârın şiddeti detaylı olarak görülebiliyor. Jeras sadece bir dokunuşla görüntüyü büyütüp, değiştirebiliyor.

Sadece hava tahmini yapmıyor

ABD son olarak Mart ayı başında, kısaca GOES-P olarak adlandırılan Yersabit İşlevsel Çevre Uydusu'nu gökyüzüne gönderdi.

Sadece 122 kilogram olan TIROS-1'in aksine, yeni uydu GOES-P 3 bin 238 kilogram ağırlığında. 370 milyon euroya mal olan uydu, özellikle fırtına ve kasırga tahminlerinde önemli bir görev üstlenecek. Zira günümüz uyduları hava olaylarına bağlı doğal felaketlerin ve olası salgın tehditlerinin önceden tahmin edilmesini, hatta kutuplardaki buzulların ve yağmur ormanlarının durumunun takip edilmesini mümkün hale getirdi.

Yerli Otomobil Tarihindeki Müstesna İsim: Anadol



ANADOL//// Türk otomotiv tarihinde sarsılması güç bir yere sahip olan ve günümüzde bile hayranları bulunan Anadol, yerli otomobil fikrinin pratikteki yansıması olarak oldukça başarılı sonuçlar elde etmişti. Öyle ki 30 yılı aşkın bir süre önce üretimi sonlandırılmış olmasına rağmen günümüzde hala ender de olsa yollarda Anadol model otomobiller görmek mümkün. Peki, Anadol’un tarihçesi ve hikayesi hakkında ne kadar bilgiye sahipsiniz? Adı nereden geliyor, hangi serileri var ve ne tip badireleri atlatmayı başardı?

1928 yılında Ankara’da Otokoç firmasını kuran ve 1946’da da Ford’un temsilciliğini alan Vehbi Koç, sonraki yıllarda Türkiye’nin yerli otomobiline sahip olması gerektiği fikrine daha fazla inanmaya başlar. Öyle ki bunun için hazırlıklara girişir ve Ford ile ortak bir çalışma bile yapar.

Bu girişimlerini bir adım öteye taşımak için de 1959’a gelindiğinde Ford Otosan kurulur. Ford kamyonların montajının yapıldığı bu fabrika çalışmaya devam ederken fuarda gördükleri, cam elyaf ve polyesterin bir araya gelmesiyle oluşturulan fiberglastan yapılan bir araç, Koç ailesinin dikkatini çeker.

Maliyeti Düşürmek Mümkün mü?

O yılların Türkiye’sinde yaklaşık 100 bin otomobil vardır ve yılda en fazla 3 bin yeni araba satılabiliyordur. Yerli otomobil üretilmesi için yapılan araştırmalarda sac karoser kalıpların üretilmesi için 50 milyon dolara yakın harcama yapmak gerektiği ortaya çıkar. Her bir otomobilin kalıp maliyeti de 4 bin dolar civarındadır. Bu da neredeyse otomobilin satılabileceği fiyatla aynı olduğu için akıllara yatmaz. Ancak sonradan, daha önce dikkatleri çeken düşük maliyetli fiberglas malzeme tekrar akıllara gelir ve karar verilir: Yeni otomobil fiberglas malzemeden üretilecektir.

Tüm bürokratik zorluklara ve hantallıklara rağmen, fiyatı 30 bin lirayı geçmemesi ve 10 adet üretilmesi şartıyla izinler alınır. Ford şase ve motorlar dışındaki tüm malzemeler Türkiye’de üretilir. İsim için de 10 bin lira ödüllü bir yarışma açılır ve yurt içi-yurt dışı olmak üzere 86.318 adet başvuru yapılır. En sonunda da Anadol isminde karar kılınır. Markanın logosu olarak da Anadolu’nun sembol figürlerinden Hitit geyiği kullanılır.

Anadol A1 Yollarda

anadol-a1-tasarimi



Şubat 1967’de üretilen ilk Anadol, 26.800 liradan satışa çıkarılır. Ayrıca kalorifer ve radyo taktırmak için 1.000’er lira ödemek gerekir. 1.2 litrelik motorla üretilen iki kapılı Anadol, ilk 1750, ikinci yıl ise 8000’e yakın üretim yapılır. A1 olarak da bilinen modelin ardından 1969 ve 1971 yıllarında makyajlı modeller de piyasaya sürülür. 1972 Akdeniz Oyunları için tasarlanan yeni Anadol A1 ise aynı zamanda MkII olarak da biliniyor.

Anadol A1’in en önemli başarılarından biri de Renç Koçibey ve Demir Bükey tarafından kullanılarak 1968 Trakya Rallisi’nde birinciliği elde etmesiydi. Ayrıca bir başka Türk yarış pilotu İskender Aruoba da 30 bin km’lik ve 8 ay süren Avrupa-Afrika-Asya Rallisi’ne Anadol A1’i ile katılmış ve yarışı tamamlamıştı.

1975 yılında bu modelin üretimine son verildiğinde 19.715 adet Anadol A1 satılmıştı bile.

Anadol Pikap ya da P2

anadol-pikap-p2



1971 model Anadol’un tesadüf sonucu ortaya çıkan pick-up modeli, birden fazla isme sahip: Anadol Kamyonet, Anadol P2 ve Anadol Pikap. Otosan fabrikasındaki malzemelerin taşınması için üretilen model, mühendisler tarafından beğenilince bu şekilde piyasaya sürülmesine karar verilir. Bazı değişikliklerin ardından satılığa çıkarıldığı 1971 ile üretimine son verildiği 1991 yılları arasında ise toplamda 36.892 adet üretilerek markanın en çok üretilen modeli olmayı başarır.

Anadol A2 ile Yaşanan İlkler

anadol-a2-dis-gorunus



1970 yılında piyasaya sürülen Anadol A2, dünyanın fiberglas gövdeli ilk 4 kapılı sedan otomobili unvanına sahip. Güvenlik testine tutulan ilk Türk otomobili de olan A2, 35.668 adet satmayı başarır. Bu dönemde Anadol araba modellerine talep o kadar artar ki Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde ön kayıt büroları kurulur ve insanlar satın almak için sıraya girer.

Spor Model Anadol STC-16 Piyasada

anadol-stc-16-spor



A4 olarak da bilinen Anadol STC-16, 1973-1975 yılları arasında üretilir. En sportif Anadol unvanına sahip modelde, 1.6 cc’lik Ford Mexico motoru kullanılır. Tasarımı ise Belçika Kraliyet Sanat Akademisi’nden mezun Eralp Noyan ve ekibi tarafından yapılır. Türkiye ve dünya rallilerine en çok katılan yerli otomobil unvanı da Anadol STC-16’ya ait.

Yolların Yeni Hakimi Anadol A5

anadol-a5-tasarim



1973 yılında piyasaya sürülen Anadol A5, diğer adıyla Anadol SV-1600, dünyanın ilk fiberglas 5 kapılı station wagon otomobili olarak biliniyor. Üretiminin sonlandırıldığı 1982 yılına kadar toplam 6.499 adet Anadol SV-1600 üretilir.

Anadol A6 ya da ‘Böcek’

anadol-a6-bocek



1975 yılında üretilen ve fütüristtik bir tasarıma sahip olan Anadol Böcek, 202 adet, 1977 yılına kadar da toplam 203 adet satar. Anadol A6’nın en büyük özelliği ise ihtiyaçlara göre farklı versiyonlarının tasarlanabilmesidir. TRT dış çekimleri için martı kanat versiyonu, askeri versiyonu, çekici versiyonu ve off-road versiyonu bulunan Anadol Böcek, hala en garip tasarımlı otomobiller arasında yer alıyor.

Anadol’da Sona Doğru: A8

anadol-a8-sedan



1981-1984 yılları arasında üretilen Anadol A8-16, Volvo ve SAAB otomobillerden esinlenerek tasarlanır. 4 kapılı Anadol A8, toplamda 1.013 adet üretilirken ön tamponunun tasarımı nedeniyle Anadol Balta Burun olarak da anılır.

Aslında O Hiç Üretilmedi: Anadol A9

anadol-a9-son-anadol



Daha sonra Peugeot 405’e esin kaynağı olduğu kabul edilen Anadol A9, prototip olarak üretilmesine rağmen seri üretime hiçbir zaman geçmez. Daha sonra ortadan kaldırılan bu prototiple birlikte Türkiye’nin 1980’lerdeki karmaşık durumu, maliyetlerin artması, siyasi ve ekonomik belirsizlikler nedeniyle Anadol’un üretimi 1984 yılında sonlandırılmış olur.

Türkiye’nin yerli otomobil üretme girişimleri için bir milat olan ve toplamda 87 bin adet satılan Anadol, tüm zor şartlara ve imkanların eksikliklerine rağmen büyük bir başarı olarak kabul edilebilir.

Bonus: Anadol’un üretime başladığı yıllarda Yeni Zelanda’da da İngilizler tarafından bir otomobil üretilmesi gündeme gelir. 1967 yılında geliştirilen Anziel Nova arabaların esin kaynağı ise Türk Anadol’dur. Her ne kadar Anziel Nova sadece prototip modellerle sınırlı kalsa da bu da Anadol’un başarısını ortaya koyması bakımından önemlidir.
 
Üst